BUNLARIN HOCALARI SORUMLU

Ağustos 18, 2009 yazan: erolerdoggmuss

“Kayseri’den Çorum’a gelen Hakan Özkan(33) ile Orhan Çelik(30), perşembe günü Çorum’da camiye giden ve dini sohbetlere katılan kişileri takip etti. Onlara kendilerini  Hızır ve İlyas peygamber olarak tanıtıp, cennetten yer ayarladıklarını  ve kendilerine verilecek paraların iki katı olarak geri döneceğini söyledi. Sahte peygamberler, kandırdıkları 5 kişiden yaklaşık 20 bin lira değerinde ziynet eşyası ve nakit para alarak kaçtı. (…)” Vatan, 16.08.2009

Camiye gidiyor dini sohbetlere katılıyor ve peygamberin sahtesiyle hakikisini ayırt edemiyorlarsa; bunların camideki hocaları ve dini sohbetlerde bulundukları kişiler sorumludur.

Anlaşılan o ki; bu  iyi niyetli saf  kişilere hiçbir bilgi verememişler. Havanda su dövmüşler. Çok yazık.

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

KARGA YAPAR MIYDI?

Ağustos 18, 2009 yazan: erolerdoggmuss

Cambridge üniversitesi araştırmacıları, bir cam tüpün içine; biraz su ve kargaların lezzetini sevdiği kurtçuklardan yerleştiriyorlar. Cook adını verdikleri denek  karganın yakınına, bir kaç çakıl taşıyla birlikte kurtçuklu tüpü bırakıyorlar.

Cook lezzetli kurtçuklara ulaşmak istiyorsa da, su seviyesinin azlığı nedeniyle bütün deneyişlerine rağmen ulaşamıyor. Vaz mı geçiyor? Hayır. Çakıl taşlarını gagasının arasına alarak can tüpe atıyor ve su seviyesini yükseltip lezzetli kurtçuklarla kendine ziyafet çekiyor…

Aynı deney, birbirlerini görmeden Fry, Connely ve Monroe adlı kargalarla tekrarlanıyor ve hepsinin sorunu Cook gibi  çözdükleri görülüyor.

Hindistanın batısındaki Harangal  bölgesinde yaşayan halk;  700 yıldır aynı geleneği sürdürüyorlar. Çocuklar 2 yaşına gelmeden, çığlıklar içinde 15 metre yükseklikten dualarla  aşağıdaki kişinin yakalaması için atılıyor… Çocukların Şanslı, sağlıklı ve başarılı olmaları için yapılan bu ayin;  insan hakları örgütlerinin tepkisini çekiyor.

Kurtçuk yakalayan kargalarla, çocuk atan Harangallıların haber;  08.08.2009 tarihli bir gazetede aynı sayfada yanyana yayınlandı. Cam tüpteki su düzeyinin çakıl taşlarıyla yükseltilmesi sebebiyle; kurtçuklara ulaşabilecekleri neticesini elde eden kargalar; Harangallılardan zeki değiller mi?

Kargalar; çığlık çığlığa 15 metre yükseklikten atılmaları sebebiyle çocukların, şanslı, sağlıklı ve başarılı olacağı sebep netice bağıntısını kurarlar mıydı? Hiç sanmam.

İnsanoğlu ne kadar geri ve ne kadar ileri olabiliyor, hayret…

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

İTFAİYECİNİN CUMA NAMAZI

Ağustos 15, 2009 yazan: erolerdoggmuss

“(…) Bölgede villası bulunan Galatasaray Spor Kulübü eski yöneticisi Ergun Gürsoy’un eşi Ayşe Gürsoy ‘(…) Üsküdar ve Büyükşehir İtfaiyelerini hemen aradım. İtfaiyeden , ‘Şu anda kimse yok, herkes cumada’ diye cevap geldi. Bu nasıl iş. İtfaiye yangından yarım saat sonra geldi” dedi. (CUMHURİYET, 15.08.2009)

Nöbetçi görevlinin; askerin, polisin, sağlık personelinin, itfaiyecinin nöbetini bırakarak cuma namazına gitmelerinin günah olduğunu öğretecek din adamı ve  idareci yok  mu?

Günahın yanısıra suç da… Bu suçun hapis ve tazminat cezasını kovuşturacak savcılar yok mu?

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

AMBULANS ŞOFÖRÜNÜN CUMA NAMAZI…

Şubat 19, 2009 yazan: erolerdoggmuss

08.02.2009 Gümlü gazeteler: “Sakarya’da bir kişi. 112 Acil Servis’in  çağrı yaptığı ambulansın şoförü  cuma namazına gittiği için ortada kaldı.

Ambulanstaki kadın görevlinin siren çalması üzerine namazdan çıkan şoför verilen adrese gitti ancak, ambulans gelmeyince bir taksiyle hastaneye kaldırılan adam hayatını kaybetti.”

Şoför ambulans başından ayrılmadan cuma namazını kılabilir miydi?

Kılamazdı. “Cuma namazı ancak cemaatla kılınan bir namaz olup münferiden, yani tek başına kılınamaz. -İlmihal, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,  Cilt 1, sh. 270-

Ambulans şoförünün ambulansın başından ayrılarak camiye gitmemesi,  ambulansının yanıbaşında öğle namazı kılması gerekirdi. Ambulansını nöbetçi kulübesi olarak değerlendirmesi ve nöbet mahallini terketmemesi beklenirdi.

Şoför cuma namazını eda etmiş olmasının sevabını kazanacak diye, biri hayatını mı kaybetmeliydi? Namazlar niyazlar sel gibi bilinçten hızla akıp geçmese,  özümlenerek sorumluluk duygusu yaratacak ve  bu olay yaşanmayacaktı.

Din adamlarının ve dindarların sözde değil, özde müslüman olabildikleri bir toplumda böyle sorunlar yaşanmayacaktır.

EROL ERDOĞMUŞ

ALKOL KARŞITLARI NE BUYURUR?

Ocak 3, 2009 yazan: erolerdoggmuss

Eti pişirmeden önce bira’ya şarap’a yatırmanın, kansere yol açan kimyasalların seviyelerini önemli ölçüde azalttığı bildirildi. İngiliz Daily Telegraaph gazetesinin haberinde, Portekizli bilim insanlarının yaptığı bir araştırmada; kırmızı eti pişirmeden önce birkaç saat alkole yatırarak bekletmenin, kızartırken ortaya çıkan kanserojenlerin seviyesini azalttığı belirtildi.

01.01.2009 Günlü gazetelerdeki bu haber doğruysa;  antialkolistler -alkol karşıtları- ne buyuracak acaba?

Alkol karşıtlarından önce de alkol vardı; sonra da olacak. Alkol, doğadaki kimyasal bir oluşum. Kuşkusuz, herşeyin fazlası gibi, alkolün de fazlası zarardır. Alkolün fazla olmayan yeterli miktarından yararlanmak varken; pire için yorgan yakmak gerçekçi olamaz.

Az alkol içenler, az sarhoş olurlar. Sarhoşluk alkol miktarı ile azaltılabilir, artırılabilir. Ya hep, ya hiç düşüncesiyle; alkolün zerresi bile haramdır denilmesi yanlıştır.

İnsan niçin alkol kullanır? Güncel yaşantısındaki tekdüzeliğin dışına çıkmak için…  Sürekli değişme ve gelişme içindeki insanoğlunun; güncel yaşantısının tekdüzeliğinden kurtulmak istemesi doğaldır.

Kuşkusuz, insanoğlunun bilincindeki tekdüzelikten kurtulması için alkol ve/veya uyuşturucu tek cansimidi değil.  Mistik duygularını ve düşüncelerini yineleyerek, tekdüzelik çemberini kırabilir insanoğlu. Tercih ona kalmış: İster kimyasal yolla çarçabuk;  ya da psikolojik yolla daha geç ve güç olarak da bilinç ortamını değiştirebilir. Kimsenin kimdeyi, tercihi için kınamaya hakkı yok.

Yalnız insanoğlu alkol kullanmıyor canlılae arasında. Karıncaların tahammür edecek,  fermantasyona uğrayarak alkolize olacak organik maddeleri, yuvalarında ayrı bir bölüme istifledikleri, kıvama erince birlikte yiyerek falsolu hareketler yaptıkları gözlemlenmştir.

Eti pişirmeden önce bira’ya, ya da şarap’a yatırarak, kansere yol açan kimyasalların seviyelerini önemli azaltmak varken; bunu yapmamak  haram uğruna günah işlemek değil midir?

Üstelik,  “İfrattan ve tefritten sakının;  itidali seçin” buyurmuşken islam peygamberi.

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

FAHİŞ ÜCRETLE DİN DERSİ VERMEK

Ekim 3, 2008 yazan: erolerdoggmuss

Medyatik vaizlerden biri, Ekrana çıktığı her program için; her gün 20 bin YTL ücret alıyormuş… Ruhban sınıfı öngörülmeyen, her meslekten herkesin din hizmetlerini bedelsiz olarak yerine getirmesi istenen müslümanlığın nası ruhbanlaştırılabildiğinin ibret alınacak misali…

Bu zatın ağzından nur mu fışkırıyor? Paha biçilemeyecek değerde bilgiler mi veriyor ki; bir program saati için aylığı 1000 YTL olan 20 kişinin bir aylık toplam kazancı kadar ona para ödeniyor? Ramazan ayı süresince Tv kanalının bu harika kişiye ödeyeceği para,  30 adet 20 bin; toplam 600 bin YTL…

Onu dinleyenler; duygularını, düşüncelerini, davranışlarını olumlu yönde geliştirerek, toplumumuzun ortalama ahlak düzeyini mi yükseltiyorlar ki; bu kadar değer biçiyorlar söylediklerine? Hiç sanmam. Öyle    bile olsa, devede kulak kadar bile değildirler bu kişiler.

Medyatik vaiz istiyor ki, bu para ona veriliyor. İmam-ı azam Ebu Hanife’nin şu tutumunu bilir kuşkusuz sözkonusu vaiz. Ebu Hanife, din bilgini ve Hanefi mezhebinin kurucusu. Geçimini şimdikiler gibi maaşlı din bilgini olarak sağlamıyor. Bezzazlıkla, manifaturacılıkla sağlıyor.

Bir gün bir müşteri gelir, atlas kumaş satın almak ister. Tezgahtar raftan indirirken , “Ne de güzel atlas” diyerek kumaşı över. Dükkan sahibi Ebu Hanife “kumaşı rafa koy” der tezgahtara.  Müşteri “Burası ticarethane değil mi? Niçin satın almamı engelliyorsunuz?” deyince  Ebu Hanife: “Bu kumaş size methedildi. Alır da umduğunuz gibi bulmazsanız, bunun bize vebali vardır” der.

Program başına 20 bin YTL almanın size vebali yok mu hocam? Ne yapıyorsunuz bu fahiş -haksız kazanılmış- serveti? kişisel harcamalarınız için mi, hayır hasenat için mi kullanıyorsunuz? Yoksa size zorla (?) verilen bu parayı bir süre vadeli hesaba koyup emeğinizin hakkı kadar faizini almak ve sonra anaparayi santimine kadar hayır işlerinde mi kullanmak mı istiyorsunuz?

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

“DENİZ FENERİ” AYDINLIĞINDA YERİNE VARACAK YARDIM

Ekim 3, 2008 yazan: erolerdoggmuss

Dünya’ya gelen her insanın yaşamak, en doğal hakkıdır. Çağdaş amentü olan “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin 23. Maddesinin 1. fıkrasınca: “1. Herkesin; çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır”.

Kişi bu hakkını, kendi olanaklarıyla yaşama geçiremiyorsa; devletin, devlete yardımcı olarak gerçek ve tüzel kişilerin, yardımlar yaparak bu maliyeti üstlenmeleri gerekir.

Gerçek kişiden gerçek kişiye birebir yapılan yardım; doğrudan yardımdır. Yardım yapan, yardımı kendi eliyle ulaştırır ve yardım edilenin durumunu sürekli izleyebilir. Her yardım edecek kişinin, yardım edilecek kişileri bulabilmesi, yardım ilişkisini sürdürebilmesi hiç de kolay değildir.

Bu nedenle, gerçek kişilerin yardım çalışmalarını sürdürürken tıkandıkları noktada; devreye kurumsallaşmış tüzel kişiler -vakıflar, dernekler- girer. İşin içine tüzel kişiler girince, ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali dedikodu dumanları tütebiliyor. Yardım; kişisellikten kurumsallığa dönüşürken, profesyonelleşiyor.

Vakıfların ve derneklerin binaya -satın alarak, ya da kiralayarak; maaşlı elemanlara, kırtasiye, elektrik, su, ısıtma vb masrafları için paraya gereksinimi oluyor. Nereden karşılanıyor bu giderler? Yardım için verilen anaparadan… Yardım olarak para veren herkes; verdiği paranın santimine kadar yardım için kullanılmasını; yan giderler için harcanmamasını arzu ediyor.

Yan giderler anaparadan değil, ana paranın faizinden karşılanmalıdır. Müslümanlık aslında aşırı -insafsız- faizi yasaklamıştır. Nitekim, birimiyle ev satın alan müslüman; evinin kullanım hakkını bir başkasına kiralayabilmektedir. Birikimini taşınmaza çevirmeyerek nakit olarak tutmak istese ve kullanım hakkını makul bir bedelle bankaya kiralasa; evinin kirasını alan müslüman parasının kirasını almayacak mıdır? Durum bu iken, faiz allerjisini anlamak güçtür.

1. Hayır kurumlarına yapılacak para yardımları; o kurumların banka hesaplarına yatırılmalıdır. Yatırılan paralar vadeli hesaplarda toplanmalıdır.

2. Personel, kırtasiye,kira, elektrik, su, ısı vb gidelerde olabildiğince tasarruf yapılmalı ve giderler; anaparanın faizi ile karşılanmalıdır.

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

MASAL’DAN İNANÇ’A

Eylül 13, 2008 yazan: erolerdoggmuss

0 İle 6 yaş arasındaki çocuklara masallar anlatılır: Devler, cinler, periler… Çocuk, ilkin bunları gerçek sanır. Yaşı ilerledikçe masal olduklarını anlar. Güncel yaşamdaki gibi gözle görülür, elle tutulur devler, cinler, periler yoktur geçekte.

Hepimizin yaşadığımız 0 ile 6 yaşdönemini, insanlık; insanlığın anı defteri olan tarih’iyle yaşadı. En yeni, en son semavi din; insanlığın  0 ile 6 yaş dönemini noktaladı.

1400 Yı öncesinin yaşantısından kaynaklanan  duygulara, düşüncelere ve davranışlara dayalı din’in, 1400 yıl sonrasının gereksinimlerini karşılayabilmesi için, bilim ve teknolojinin gelişmemesi; olduğu yerde sayması gerekirdi.

“Allah kün -ol- dedi, kainat yoktan var oldu”. Oysa çağımızın bilimsel gerçeği, hiçbir şeyin yoktan var ve yok edilemeyeceğidir.

Dindar kardeşim, Allahın senin benim gibi insan olmadığına, insanüstülüğüne inanırken; nasıl oluyor da Allahın akıp geçen zamana  insan gibi  bağımlı olarak, bir süre düşünüp taşındıktan sonra, “Kün!..” deyip  alemleri yaratmaya karar verebileceğini düşünebiliyorsun?

Zaman ile  mekan ile sınırlandırılamayacağına inandığın Allahı, kainatı yaratma kararı ve eylemleriyle  birlikte; zaman ile mekan ile sınırlandırabiliyorsun?

Uçsuz bucaksız zaman vardı, ama Evren yoktu; sonradan yoktan var edildi sanıyorsun… Zaman varsa, mekan da vardır. Zamansız mekan, mekansız zaman olmaz.

Her sabah doğan güneş, her sabah yoktan var edilmiyor;  yaratılmıyor. Her akşam batan güneş, her  akşam yok edilmiyor, her akşam kıyamet kopmuyor.

Evren’in sonsuz zamanı ve mekanı içindeki evrencikler sürekli olarak kendi zaman boyutlarının sabahlarında  doğuyor, akşamlarında batıyor ve böylece sürdürüyor olamazlar mı?

1400 Yıl öncesinin insanlarına, Evrendeki güç ve görkem nasıl anlatılabilirdi ki? Kuşkusuz Tanrı insana benzetilerek… Allah bir kişilik olarak, canı istediğini yapabilen, dilediğine dilediğini verebilen,  Evreni yoktan var edebilen, varken yok edebilen , öfkelenen, kızan, yemin eden…

Evren sonsuzdur ve sonsuz olmak zorundadır. Evren sonlu, sınırlı olsaydı; sınırlı evrenin sınırlarının ötesinde  başka sonlu ve sınırlı evrenler olabilecek ve sonsuza dek  böylece sürüp gidecekti…

Evren sonsuz yapısı ve olağanüstü işleyişiyle Tanrısal nicelik ve niteliktedir. Tanrıya inanma gereksinimindeki kimseler, sonsuz nicelik ve nitelikteki Evreni Tanrı olarak benimseyebilir; bu Tanrıya  hayranlık, sevgi ve aidiyet  hissedebilirler.

Yaratılamayan ve yok edilemeyen, sonsuz zamanda ve sonsuz mekanda var olagelen, Teksel -münferit- 1 değil; bütünsel 1 olan -sonsuza eşit- Tanrısallık niçin insanoğluna düşman olsun, onu cehennemiyle korkutsun ki? Vicdanımız  onu dinleyip dinlemediğimize göre, içimizdeki cennetimiz ve cehennemimiz değil mi? Dışarıdaki cennete ve cehenneme ne gerek var?

Evrensel Tanrısallık o denli yüce ki,  Cebrail Aleyhisselam bile  milyarlarca ışık yılı kadar bile yaklaşıp  ona, laf taşıyamaz ondan bize.

Evrensel Tanrısallık; sonsuzluğu -her yerde hazır ve nazırlığı- nedeniyle fark edilip görülemez, işitilemez, karşılıklı konuşulamaz onunla.

ANCAK, somut deney diliyle sözsüz sorular sorulabilir ona, deney diliyle sözsüz yanıtlar alınır ondan. Deney diliyle sorduğumuz, “Nasıl uçak yapabiliriz?” gibi sorularımıza  ondan deney diliyle sözsüz yanıtlar alarak uçaklarımızı yapar uçururuz.

1400 Yıl öncesindeki insanlar için, bizim bugünkü uçaklarımız masaldı. 1400 yıl öncesindeki insanların güncel gerçeklerinin ,  bugün bizim için masal olması da o denli doğal.  Eğer bu çağda yaşarken “Dinimi yaşayacağım!..” diye tutturuyorsak, insanlık 1400 yılda bir arpa boyu yol mu katetti?

0 ile 6 yaş dönemi; bireyin kişiliğinin mührüdür. Bu mühür kişinin duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının temelini oluşturur.

Kulaktan kulağa aktarılan dinsel masallar, bireylerin bilinçlerinde yer ettiği için, din’ler çağımızda varlıklarını sürdürüyor. İşin içinde cehennem korkusu olunca;  Nasrettin Hoca’nın “Ya tutarsa” hesabıyla, “Ya doğruysa” korkusunu taşıyanlar, dinsel masalları inançlaştırırorlar.

Böylece; güç sahiplerinin halkın desteğini almak ve elde tutmak için kullandıkları beyin yıkama ve korkutma tuzağına düşüyorlar.

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

İNSANIN DİNİ AKLIDIR

Ağustos 24, 2008 yazan: erolerdoggmuss

Evet, “İnsanın dini aklıdır, aklı olmayanın dini yoktur” buyuruyor Hz. Muhammet; Din=Akıl denklemini kuruyor. İnsanın inancı dinidir, inancı olmayanın dini yoktur demiyor. Din=İnanç denklemini kurmuyor.

Peygamber otomobil görmedi, uçak görmedi, radyo görmedi, televizyon görmedi. 1400 Yıl önce müslümanlar, bugünkü müslümanlar gibi “Allahuekber -Allah büyüktür” inancında olsalar da; Allahın niçin ve nasıl büyük olduğunun yeterince bilgisinde değillerdi.

Otomobil, uçak, radyo, televizyon; Allahın koyduğu doğal yasaları kendi çabasıyla öğrenen ve uygulayabilen Allahın kulları tarafından üretilerek çalıştırılıyor, Allahın büyüklüğünün kanıtı oluyorlardı. İnsanın dini aklı ise; hayatta en hakiki mürşitin ilim ve fen olması doğaldı.

Her anne, kendi türünden bir canlı getirir Dünyaya. İnsansa insan, kediyse kedi. Önce insan olarak geldik yeryüzüne. Annemizin dili -anadilimizle- iletişim kurduk onunla. Anadilimizin milliyeti, milliyetizi belirledi: Anadimiz Türkçeyse Türk, Arapçaysa Arap, Kürtçeyse Kürt oluverdik. Akıl baliğ olunca -ergenlik çağına girince-, ailemizin dini miras olarak benimsetildi bize.

Kronolojik sıraya bakınca; ilk sırada insanlığı, ikinci sırada milliyeti, üçüncü sırada dini görüyoruz. Kronolojik sıra, önem sırasını da belirliyor. İlkin insan olarak Dünyaya gelmeseydik; daha sonra anadil kaynaklı milliyetimiz, en sonra da akıl baliğ olunca dinsel sorumluluğumuz söz konusu olabilir miydi?

Doğal sıralama, kronolojik sıralamadır: Önce insanlık, sonra milliyet, en sonra din. Doğal sıralamayı şovenler ve köktendinciler -müfrit dinciler- kendilerine göre yeniden düzenlemek isterler: Şoven sıralama: 1. Milliyet 2. Din 3. İnsanlık. Köktedinci sıralama: 1. Din 2. Milliyet 3. İnsanlık

Görüldüğü gibi; şovenler -aşırı milliyetçiler- ve köktendinciler -aşırı dindarlar- için insanlık; sonuncu sıradadır. Oysa çağımızda yerellik, yerini ister istemez küreselliğe bırakmaktadır. Teknoloji otomobille, uçakla kısalttığı mesafeleri; internetle şimdileştirmiş, anlıklaştırmıştır artık.

Tanrı tüm dinlere karşı aynı uzaklıkta ve laiktir. Her din kendinin en gerçek din olduğunu iddia etse de; her din içtenlikle inananları nedeniyle saygındır. Yerellik çağında yerel giysiler giyiliyordu. Küresel çağın insanları, bugüne uygun kılık kıyafeti yeğliyorlar. Yerel çağda yerel giysiler ne kadar normalse, küresel çağda küresel giysiler de o kadar normal. İnsanoğlu yaşadığı çağdan sorumlu, geçmişten ya da gelecekten değil.

Yerel’ler, küresel’leri dışlayabiliyorlar. Avrupa Birliği “Gençlik Değişim Projesi” kapsamında Litvanya, Letonya ve Romanya’dan kızlı erkekli 18 yabancı öğrenci, gezmek için Batman ‘a gidiyor. Gençler ilkin Batman şehir merkezini dolaşmak istediklerinde, peşlerine meraklı gençlerin takıldığını görüyorlar. Atılan laflardan rahatsız oluyorlar.

40 Derece sıcakta şort ve tişört giyen gençler, TPAO Tesislerine geldiklerinde kapıda durduruluyorlar. Sonra bir yetkili gelip “Kızların kıyafetleri çok açık. Tesislerimize Nataşa almıyoruz” diyor. Gençlik Değişim Projesi kapsamında ülkemizi tanımak isteyen  yabancı gençlere yerelliğimizi, muasır medeniyet‘i kılık kıyafete indirgediğimizi kanıtlıyoruz.  KAYNAK: 23 Ağustos 2008 günlü gazeteler

Duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı apış aramızdan yükseklere çıkaramadığımızı gösteriyoruz. Aynı ortamda yer alan sıvı ve katı pislik boşaltma organlarımızla üreme organlarımızı yüceltmeyip,  hak ettikleri değeri vermemiz gerektiğini düşünmüyoruz. Biz duygumuzu, düşüncemizi, davranışımızı apış aramızdan yükseklere çıkaramıyoruz diye, onları 40 derece sıcakta ortada bırakmanın günahının elbette bize sorulacağını da akıl edemiyoruz.

Teknoloji Dünyayı küreselleştiriyor. Kronolojik sırayı öngörerek; insandaşlık kavramını ulusdaşlık ve dindarlık kavramlarına karşı güçlendiriyor. “İnsanın dini aklıdır, aklı olmayanın dini yoktur” buyuran peygamberi haklı çıkarıyor ve aklın en etkin ve en yetkin ürünü olan bilim’i; din ile özdeşleştiriyor.

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com

MADIMAK HAYIRLARA VESİLE OLSUN

Temmuz 8, 2008 yazan: erolerdoggmuss

Var mı çarpım tablosınu inkar eden, 5 kez 5 yirmibeş değildir diyen? Var mı? Yok!

Var mı çarpım tablosu gibi herkesin tartışmasız onayladığı bir din, bir inanç? Yok!

Şimdilerde yeryüzünde yaşayan her 100 insanın:

32 Kişisi Hristiyan

19 ” Müslüman

13 ” Hindu

12 ” Şaman, Animist, yerel dinlerden

6 ” Budist

2 ” Bahai, Konfüsyüsçü, Şintoist, Caynacı

1 ” Musevi

15 ” Hiç bir dine bağlı değil

Dinsel iktidar Hristiyan, ana muhalefet Müslüman…

Her din, her inanç kendisinin; öbür dinlerden, öbür inançlardan üstün olduğuna inanıyor. Öbür din ve inançtakilerin mallarına, emeklerine -sömürerek-, canlarına öldürerek kastedebiliyor ve kendisini haklı görebiliyor.

Herkesin tartışmasız onayladığı çarpım tablosu kesinliğinde bir din, bir inanç olmadığına göre; tüm inançlar ve inançsızlıklar eşdeğer. Hiçbir din, hiçbir inanç öbüründen üstün değil. Çünkü, üstün olmayanlar silinip  gitmiyor, sadece tek din; tek inanç almıyor onların yerini, varlıklarını sürdürüyorlar.

Her inanç ya da inançsızlık; özne’sinin birikim düzeyine uygun olan özel -görece- gerçeğidir, Bu nedenle tüm dinliler ve dinsizler, “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü” ortak paydasında buluşarak birbirlerini saymalı sevmelidirler.

Müzeler, insanlığın olumlu olumsuz anılarını kuşaktan kuşağa aktararak yaşatırlar. Olumlu anılara diyecek yok kuşkusuz. Olumlu anılar olumluluk, olumsuz anılar olumsuzluk doğurur. Olumsuz anıları yeni kuşaklara aktararak yok edemez, aksine yaşatırsınız. Bu nedenle Madımak, kin ve intikam müzesi olmamalıdır. Kin ve intikam müzeleri; tavşana kaç, tazıya tut tavırlarıyla olumsuz çatışmayı kuşaktan kuşağa aktararak; canlı tutmaktadırlar.

Her yeni kuşak, olumsuz anıları yaşayan kuşağa; kan’ca, can’ca bağlıdır. İçgüdüsel olarak, kendine yakın bulduğu ezilen’le ya da ezen’le kendini özdeşleştirerek, savunma eğilimine girebilir. Oysa istenen, olumsuzluğun yok edilmesi değil miydi? Olumsuzluğu sürekli hatırlatıp yaşatarak nasıl yok edebiliriz?

Olumsuz olayı sürekli yargılayarak, sürekli mahkum ederek yaşatacağımıza; sıfırla çarparak -yok sayarak- sıfıra eşitlemek ve oluşan boşluğu insana saygı, insana sevgi ve insana hoşgörü ile doldurmak daha doğru olmaz mı?

Madımak boşaltılmalı ve içinde onu müzeleştirecekhiçbir eşya bulundurulmamalıdır. Boş binanın trajik ortamını gezen ziyaretçilere, mistik müzik eşliğinde Türkçe, İngilizce, Arapça, Farsça “Yaratilanı hoş gör, yaratandan ötürü” özdeyişini tekrarlayan MP3 çalarlar verilmeli ve kulaklıktan dinlemeleri istenmelidir.

EROL ERDOĞMUŞ

erolerdogmus@hotmail.com